Tel: +90 536 860 91 09 | Destek MSN: bilgi@erzincan24.com
Yazılım - Görsel Tasarım: BG Medya
![]() İhsan ÜNLÜ ihsan66@gmail.com |
Ramazan ayını diğer aylardan farklı kılan pek çok özelliği olmakla birlikte, ilk akla gelen, ‘Oruç ayı’ olmasıdır. Oruç, Farsça’daki ‘rûze’ kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Arapça’sı ‘savm’ ve ‘sıyâm’dır. Savm kelimesi Arapça’da “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” anlamında kullanılır. Fıkıh terimi olarak ise, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, bir amaç uğruna ve bilinçli olarak, yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir. (İlmihal I, İsam)
Tariften de anlaşılacağı üzere; oruçta, diğer ibadetlerde de olduğu gibi bilinçli bir tercih söz konusudur. Daha önce çok rahatlıkla yapılabilen eylemler, imsakla birlikte yapılamamakta; Allah adına helal olanlar, yine O’nun adına ve hatırına belli bir süre içersinde yasak olabilmektedir. Orucu, perhizden ayıran ve onu ibadet haline sokan da bu tercihtir.
Sevgili Peygamberimiz, “Nice oruç tutanlar vardır ki, açlıkları yanına kâr kalmıştır” buyurarak; orucun asıl esprisi olan ruhî ve manevî yönüne dikkat çekmişlerdir. Mümin, sadece midesi ve cinsel organıyla oruç tutmayacak; bütün organlarıyla oruç tutarak, Cenab-ı Hakk’ın tecelligâhı olan kalbini ve gönlünü her türlü kirden arındırmaya çalışacaktır. Zaten, ibadetlerden maksat da; insanın nefsini dizginleyip ruhunu ve gönlünü arındırarak insan-ı kâmil olmasını sağlamaktır. İşte bu bilinç ve duyarlılıkla tutulan oruçların da kişinin günahlarının affına mazhar olacağını bildiren yine O, Sevgililer Sevgilisi(a.s)’dır.
İmam Gazali, ‘İhya’sında orucun üç derecesinden bahseder: Halkın(avamın) orucu ki; imsaktan akşama kadar yemekten, içmekten ve cinsi münasebetten sakınmak suretiyledir. İkincisi, aydınların(havâsın) orucu; yukarıdaki hususlara ilaveten tüm organları günahtan korumaktır. Üçüncüsü ise, seçkinlerin(havâsul’havâs) orucudur ki; tüm bunlara riayet etmekle birlikte, kalbini düşük emellerden, dünyaya aşırı meyletmekten arıtarak bütün varlığıyla Allah’a bağlanmayı sağlayan oruçtur. Avamın tuttuğu oruç, şeklî bir oruç olurken; diğerlerininki hakikaten ve olması gereken bir oruçtur.
Her ibadette olduğu gibi oruç ibadetinin de halka ve Hakk’a dönük bir yönü vardır. Hakk’a dönük yönü; yapılan ibadetlerin şeksiz ve riyâsız O’nun rızası için yapılmasıdır. Oruç, riyânın en az karışacağı bir ibadet olması hasebiyle, sevabı en fazla ibadettir. Hz. Peygamber, işin bu yönüne işaretle Cenab-ı Hakk’a atfen; “Oruç benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim” buyurmuşlardır. (Buhari, “Savm” 2) Halka bakan yönü ise; insanlarla iyi geçim ve ‘kul hakkı’na riayettir. Allah Teala’nın kesinlikle affetmediği günahların başında kul hakkı gelir. Hakkıyla oruç tutan mümin, bırakın hakka tecavüzü; haklı olduğu halde bile tartışmaya girmemeye özen gösterir. Oruç, sadece iştah ve şehveti dizginlemek değil, ayrıca ağzı ve dili kötü ve çirkin söz söylemekten korumak; elini ise harama uzatmadığı gibi her türlü kabalıktan uzak tutmaktır. Kısaca oruçlu bir mümin; eline, beline, diline sahip olup kimsenin zarar görmediği ve kendisinden emin olduğu olgun bir şahsiyettir.
Öte yandan, orucun zahirî yönünün yanı sıra melekûtî yönü çok büyük önem arz eder. Melekler yemekten, içmekten ve cinsel ilişkilerden münezzeh varlıklardır. Oysa hayvanlarda bu gibi ihtiyaçlar tabii ve zorunludur. İnsan ise, melekle hayvan arasında yer alan bir varlıktır. Zaruri ihtiyaçları yönüyle hayvanlara benzediği gibi; bunlardan bir dönem kendini müstağni kılarak meleklere benzer. İşte oruç, tam da bu ulvî vasıfları insana kazandırarak, onu, esfel-i sâfîlînin girdabından çıkarıp eşref-i mahlukâtın yüce semalarına taşıyan eşsiz bir ibadettir. Bu ibadetle kişi, onu dünyaya bağlayan cismaniyetten kısmen koparak rahmâniyete yükselir. Oruç, maddeye bağlı ve dünya hırsıyla dolu olan ruhu, aşağılık olan dünyevîlikten kurtarıp asıl vatanı olan uhrevîliğe taşır. Son tahlilde, bütün şartlarına dikkat edilerek tutulan oruç sayesinde ruh, ‘elest bezmi’ndeki sözüne sadık kalarak, beden kafesinden sıyrılıp ötelerin ötesine yol alır. Artık madde esaretinden kurtulan bu yüce ruh, mânâ özgürlüğünde bayramı hak eden bir konuma yükselmiştir.
Sonuç olarak, iradeye hâkim olma ve sabır eğitimi gibi çok önemli hikmetleri içerisinde barındıran oruç ibadetine yüzeysel değil, derûnî bir bakış açısıyla bakılmalı ve öylece değerlendirilmelidir. Nefis eğitiminde; ‘az yemek’i öğütleyen ve hastalıkların da panzehiri olarak orucu gösteren Hz. Peygamberi örnek alan ümmetin, maddî ve manevî hastalıklarını asgariye indirmesi gerekmez miydi? Bugün, bu hastalıklar azalacağı yerde artıyorsa; bırakın kul hakkını, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkına girilebiliyorsa; yalan-dolan, israf ve haramla günler gün ediliyorsa; ümmet-i Muhammed kan ağlamaya devam ediyorsa; baştaki o soruyu cidden sorgulayıp sağlıklı cevaplar üretmek gerekiyor galiba.
Evet, ne dersiniz: Hangi Oruç?
